14 Nisan 2014 Pazartesi

Pirlo'nun otobiyografisinden alıntılar


Andrea Pirlo'nun otobiyografisi "I Think Therefore I Play" (Düşünüyorum Öyleyse Oynayabilirim) adıyla İngiltere'de satışa çıktı. Pirlo'nun dahi-derviş görünümlü futbol kariyeri düşünüldüğünde isim cuk oturmuş diyebiliriz. Ancak bir dönem Gattuso'nun da dediği gibi, Pirlo zıpırın önde gideniymiş. Bunu otobiyografisinde kullandığı dilden anlamak da mümkün.

Henüz Türkçe çevirisi bulunmayan kitap (Orijinal halinin Türkiye'ye gelişi de kısa vadede zor gözüküyor, gelse de D&R'da saatlerce bedavaya okusak) içinden alıntılarla şimdiden İngiliz basınına bomba gibi düşmüş durumda. Daily Mail'de kitaptan bazı bölümler kısaca yer almış, Türkçe çevirisini yapayım dedim. Hiç yoktan iyidir. İyi okumalar.


İngiltere maçındaki Panenkası hakkında: "Bunun için Joe Hart'ı suçlayın, beni değil!"
"Açıkçası Euro2012'de bir Francesco Totti yapmadım. (Panenka demiyor, işte Grande Capitano farkı) Euro 2000'deki Hollanda maçında Totti penaltıyı kullanmadan önce kaptan Maldini'ye Panenka vuruşu yapacağını söylemişti. Bense bu vuruşu yapmaya son saniyede karar verdim. Topa doğru gelirken halen ne yapacağıma karar vermemiştim, Joe Hart ise çizgisinde her türlü hareketi yapıyordu. O hareket edince ben de kararımı verdim.

Her şey doğaçlamaydı ama orada gösteriş yapmıyordum, bu benim stilim değil. Sadece vuruşu gole çevirme ihtimalimi nasıl %100'e çıkaracağımı planlıyordum.


Maçın ardından birçok uzman o vuruş hakkında fikir belirtti; intikam alma arzusu, maçlardan önce özel çalışmasını yaptığım bir şey vs... Sadece şunu söyleyeyim; turnuvanın sonlarına doğru zaten pek antrenman yapmamaya başlamıştık. Polonya ve Ukrayna arasında mekik dokuyup durmak tüm enerjimizi emiyordu zaten.
Her neyse, böylesine ekstrem bir şeyi önceden planlayabilir misiniz? Eğer cevabınız evetse ya Totti, ya bir kahin ya da bir aptalsınızdır.

Brezilya'daki Dünya Kupası'ndan sonra milli takımı bırakacağım. O güne kadar kimse bana bırakmamı söyleyemez, tabi ki Cesare Prandelli dışında.

Turnuva sonunda 35 olacağım ve bu gençlerin önünü açmak için doğru zamanlama olacak. Herkese ait olan bir takımın parçası olmak çok güzel bir his. Çoğu zaman seksten daha güzel; çok daha uzun sürüyor ve işler kötü gittiğinde tek suçlu sen değilsin.

Örneğin Antonio Cassano'yu ele alalım; 700 kadınla yattığını söylüyor ama artık milli takıma seçilmiyor. Gerçekten mutlu olabilir mi? Ben olmazdım.

O forma, Şirinler'in mavisi gibi rengiyle size tüm dünyada bambaşka bir anlam kazandırıyor. Sizi daha yüksek bir seviyeye taşıyor. Sahada bir asker olmak yatak odasında olmaktan çok daha iyi bir his.

"Roy Hodgson ismimi hep yanlış telaffuz ederdi"

Inter'deki ilk sezonumda çok fazla forma şansı buldum. Sezon öncesi benim için çok iyi geçmişti ve Gigi Simoni bana yeterince süre verdi.

Sonra Mircea Lucescu geldi, o yaşça büyük oyuncuları oynatma eğilimindeydi. Luciano Castellini beni fena bulmadı, Roy Hodgson ise ismimi hep yanlış telaffuz etti.

Beni "Pirla" diye çağırırdı -Milano diyalektiğinde kabaca "sikkafalı" anlamına gelir- Belki de diğer antrenörlerin aksine benliğimi çözmüştü. (shşşsgdfsa güzel şaka) 1999 yılında tam 4 antrenörle çalıştık, sabah kalktığımda mevcut antrenörün kim olduğunu unuttuğum oluyordu.


İstanbul'daki mağlubiyet sonrası emekli olmak istedim

Emekli olmak istedim çünkü o mağlubiyetten sonra hiçbir şey mantıklı gelmemeye başladı. 2005 Şampiyonlar Ligi Finali beni tamamen boğmuştu. Birçok insanın da düşündüğü üzere kaybetme nedenimiz Jerzy Dudek'ti. O manyaktan bozma dansçı kale çizgisi üzerinde aşağı yukarı hareket ederek önce hepimizle dalga geçti, sonra kurtarışlarıyla yaramıza tuz bastı. Ancak asıl acı verici olan mağlubiyetin suçlusunun kendimiz olduğunu bilmemizdi. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama bir şekilde imkansız denen şey gerçek oldu, birileri sıçıp batırdı -bu senaryoda tüm takım batırdı diyebiliriz- Hepimiz el ele tutuşup Boğaz Köprüsü'nden atladık, devasa bir intihardı.


O eziyet gibi maç bittiğinde Atatürk Stadyumu'ndaki soyunma odasında bir grup gerizekalı gibi oturduk. Konuşamıyorduk, hareket edemiyorduk, bizi mental açıdan yok etmişlerdi. Maçın üstümüzdeki hasarı ilk dakikalarda bile belliyken üstünden saatler geçtikten sonra yaralar daha da belirginleşti. Uykusuzluk, öfke, depresyon, hiçlik duygusu...Birçok semptom içeren yeni bir illet yaratmıştık; İstanbul sendromu. 

Artık bir futbolcu gibi hissetmiyordum ve bu yeterince kötü değilmiş gibi artık bir erkek gibi de hissetmiyordum. Bir anda futbol en önemsiz şey haline gelmişti, muhtemelen aslında en önemli şey olduğu için...Acı verici bir tezat.

Yansımam bir anda canlanıp yüzüme tükürecek diye aynaya bakmaya dahi cesaret edemiyordum. Bulabildiğim en uygun çözüm futbolu bırakmaktı ve bu rezil bir veda olurdu. 
İnsanlar sahne korkusundan bahsediyor ya, "sahnede ortaya bir şeyler koyamamış olmanın verdiği kaygı" o finalde sahada ortadan kaybolan bizlerin durumunu çok iyi özetliyordu. İstanbul'daki maç Mayısın 25'indeydi ve Serie A halen bitmemişti, Udinese ile son maçımıza çıkacaktık, kısaca özetlersem yoğun ve boktan bir süreçti, tersine dönmüş dünyada dengenizi bulamıyor ve kendi saygınlığını gaspetmiş bir grup hırsız olarak sahada hapsolmuş şekilde duruyordunuz.

Kendimizi sürekli o maç hakkında konuşurken buluyorduk, birbirimize sorular soruyorduk ama hiçbirimizin bir cevabı yoktu. Doğru düzgün uyuyamıyordum ve uyuduğumda da karamsar düşüncelerle uyanıyordum; iğrençtim, artık oynayamıyordum. Artık her gece yatağa Jerzy Dudek ve Liverpoollu takım arkadaşlarıyla gider olmuştum.



Bu histen halen tamamıyla kurtulabilmiş değilim. Bir pası berbat etsem suçlusunu o günlerden kalma travmatik etki olarak görüyorum. Bu yüzden de hala Liverpool maçının DVD'sinden uzak duruyorum. O maçı asla izlemeyeceğim, zaten oynadım, hem sahada hem de defalarca kafamda. Belki de aslında olmayan bir açıklamaya ulaşabilmek için, defalarca...

Birileri Milanello'nun duvarlarındaki şampiyonluk fotoğraflarının yanına siyah kurdeleler asarak o maçı ölümsüzleştirmemiz önerisini sunmuştu, gelecek nesillere yenilmezlik hissinin dönüşü olmayan bir yolda ilk adım olduğunu gösteren bir mesaj. Bense kulübün kazandığı tüm başarıların yer aldığı tarihçenin tam orta yerine büyük harflerle bu mağlubiyeti yazmayı tercih ederdim. Utanç verici olurdu ama başarıların önemini de arttırırdı.

En karanlık anlardan bile çıkarılacak dersler vardır. Uğraşıp ufacık da olsa bir umut ışığı veya bilgelik emaresi çıkarabilmek ahlaki bir sorumluluktur. Zarif bir cümleyle başınıza gelenleri özetleyebilir ve bunun acınızı azaltmanızı sağlayabilirsiniz. Ben de İstanbul'la ilgili olarak bunu yapmaya çalıştım ama şunun ötesine geçemedim; "Hassiktir."

Berlusconi Chelsea'ye transferimi berbat etti

Ağustos 2009'da, Ancelotti menajerliğine getirildiğinde Chelsea ile anlaşmaya varmıştım. Carlo benim için bir baba, bir öğretmen gibidir. İşleri nasıl eğlenceli bir hale getireceğini bilen dostane bir adam. Kariyerimin en iyi yıllarını onunla geçirmiştim ve Londra'ya gidiş motivasyonum da Ancelotti idi. Ancak Berlusconi elinde bir kağıtla önümü kesti. Üzerinde birçok isim ve yanlarında tik işareti vardı. "Kal, Huntelaar'ı aldık." Huntelaar mı?

Klaas Jan Huntelaar muhteşem bir oyuncu. Nasıl gol atacağını iyi bilen ve çok gol atan bir oyuncuydu ve o zamanlar Real Madrid'de oynuyordu ama Ballon d'Or kazanacak türden bir oyuncu değildi. Berlusconi konuşmaya başladı;

"Başkalarını getirebilirdik, mesela Claudio Pizzarro ama onu seçtik. Dinle Andrea, bunu yapamazsın, lanet olsun. Sen Milan'ın sembolüsün, bu takım içinde standardı belirleyen adamsın ve zaten Kaka'yı sattık. Sen de gemiden kaçamazsın. Bu imajımıza büyük bir darbe olur, herkesin ayrılmasına izin veremeyiz."

Ancelotti ile telefonda bir süre konuştum. Beni ne pahasına olursa olsun almak istiyordu ama Milan çok fazla para istedi. Ayrıca Ivanovic'i de istiyorlardı ama Chelsea onu bırakmayı istemiyordu.

"Başkan. Bu standart belirleyen adam konuşması gerçekten çok hoş ama buradaki kontratım sona eriyor ve bu adamlar bana 4 yıl teklif ediyor."

Yıllık 5 milyondan 4 sezon. Beni ikna eden şey para değildi, daha çok sözleşmenin uzunluğuydu. Bu her zaman çok önemlidir.

"Sorun ne Andrea? Bunları Galliani ile halledebilirsin, hadi ama."

"Emin misiniz?"

"Kesinlikle."

Sonra da odadan çıktı ve duyurusunu yaptı; "Andrea Pirlo satılık değil. Milan'da kalıyor ve kariyerini burada sonlandıracak."

Tabi ki sonradan Juventus'a geçtim. Berlusconi tiyatral ve ne istediğini iyi bilen bir adamdır. Bu da onu çok iyi bir başkan ve tutkulu bir futbolsever yapıyor zaten.

Mario ırkçılık zehriyle savaşıyor

Mario Balotelli özel bir ilaç. O, İtalyan tribünlerini saran ölümcül ırkçılığın bir panzehiri gibi.

Onlar korkunç bir topluluk, korkunç bir tarihi sahiplenmiş ve gerçeği söylemekten korkan doktorların sizi inandırmak istediğinin aksine bir azınlık olmayan, korkunç bir topluluk.

Mario'yu ne zaman görsem ona genişçe gülümsüyorum. Bu benim ona arkasında olduğumu gösterme ve pes etmemesini tembihleme yolum. "Teşekkür ederim" anlamına gelen bir hareket.

Maç öncesi ısınmaları hakkında

İşimin asla sevmeyi öğrenemeyeceğim bir parçası da maç öncesi ısınmaları. Bundan tüm benliğimle nefret ediyorum. Midemi bulandırıyor. Bu, kondisyonerlerin mastürbasyonundan başka bir şey değil.

Antrenörlük yapmayacağım, hayatın tadını çıkaracağım

Menajer olma ihtimalim üzerine 1 cent bile yatırmam. O işte çok fazla endişe ve zorluk var, futbolculuktan çok daha farklı bir yaşam stili. Gelecekte özel yaşamımla ilgilenmeyi tercih ederim.


YORUM: Pirlo gerçekten de bambaşka bir "düşünen adam" ve bu otobiyografinin tamamını okumanın çok keyifli olacağı aşikar. Özellikle sanatsal tasvir cümleleri şahane. Umarım Türkçesi satışa çıkar da herkes okuma fırsatı bulur. İngilizcesi "seçkin kitabevlerine" gelse de olur, satın alamazsak da kitapçıda saatlerce okuruz. Ha unutmadan, 2005 finalinden sonra ne çekmişsin be Başbakan, çevirirken ben bunaldım, bir ara kazandığımız için suçluluk hissiyle dolacaktım az kalsın...ama yok yok, 2005'deki şampiyonluk çok güzel :)

1 yorum:

  1. hocam ne kadar Türkiye'de farklı takımları desteklesek de futbolun ortak paydasında buluşmak büyük keyif FFT'den ayrıldım diye aman yazmaktan vazgeçme.Ali Ece'yi ne kadar benimsediysek sen de o yoldasın ellerine sağlık.

    YanıtlaSil