17 Nisan 2014 Perşembe

Torres'in Yolu


Bir kadın seversin, uzun zamandır kimseleri sevmediğin gibi. O da seni sever, hayat bayram olur. Ancak her güzel şey sayılı, sayılı günler de geçme konusunda çabuktur. Nihayetinde bir hata yapar, asla yapılmasına ihtimal vermediğin bir hata. Sonuçta Ogün Sanlısoy'un Kaybettik Severken'ine döner iş;

Kaybettik severken, yorulduk denerken
          Bana sabırlar dilerdin, sen pes ettin benden erken

Hah, ne diyorduk? Affedilmesi pek güç bir hata yapar, kendinden nefret ettirir. Bir ay önce gözlerine bakmanın zaman-mekan mefhumlarını kapıda bırakıp paralel bir evrene seyahat anlamı taşıdığı kadın acı çektirir, nefret ettirir. Sinirden dizleri titreten, baş ağrıtan bir şey.

Sonraları, çok sonraları hayatın normal bir akışa sahip olduğunda birden rastlaşırsın onunla, yaşadıklarını kayıtsızca dinlemeye başlarsın. Kayıtsızlık bir süre sonra acımaya dönüşür, karşında "Hak etmiştin, iyi olmuş" diyemeyeceğin kadar zavallı bir enkaz vardır. Nihayetinde acırsın. O gözler eski anlamlarını kazanmaz o ayrı.

Eminim Torres yazısı okumaya gelip bu satırlarla karşılaşınca bir şaşkınlık oldu, konuya geliyoruz zaten. Fernando Torres, Vicente Calderon ahalisinin üzerine titrediği, 19 yaşında koluna kaptanlık bandını taktığı büyük umut. 23 yaşında Liverpool'a transferini açıklarken kameralar karşısında rol icabı değil, gerçekten ağlayacak içtenlikte biri. Hem ağlayıp hem gittiği Liverpool'a kalbini çok önceden kaptırdığı Atlético kaptanlık bandının içine "You'll Never Walk Alone" yazmasından belli.


Liverpool'da goller yağmur gibi, hem de ne goller; rakibin yanından fırtına gibi esip geçerek, taç çizgisine paralel çaprazdan ayak üstüyle kaleciyi çaresiz bırakarak...Golün her türlüsü işte. Sevilmeyecek gibi değil, Steven Gerrard'la çok iyi anlaşıyor, adeta çift forvet oynuyorlar ve o sezon (08/09) şampiyonluğu kıl payı kaçırıyor Liverpool. Sonraki sezon da kabus başlıyor; diz sakatlıkları geçirdiği ve 18 golde kaldığı sezonu 7. sırada tamamlıyor Liverpool, alışılmadık şekilde.

Sonun başlangıcı olan sezon 10/11; Roy Hodgson ve küçük takım mantalitesiyle zaten kadro kalitesi azalan Liverpool düşe kalka ilerliyor, Torres de sakatlıkların etkisiyle eski Torres değil. Yine de Liverpoollular bunu kendilerine bile itiraf etmekte zorlanıyor. Derken devre arası transfer döneminde bir dedikodu patlıyor; orada burada tanıdıklarım Liverpool konusundaki yetkili şahıs olarak nitelendirdikleri bana soruyorlar dedikoduları "Torres gitmez ya" diyorum. "Adam YNWA dövmesi yaptırmış diyorlar, ne Chelsea'si?"

Gidiyor Torres. O zaman kafamın içinde Erkan Can konuşmaya başlıyor; "Hayat futbola fena halde benzer!" Peki golleri neden hep biz yiyoruz? Ben ve Liverpool yani. Neden biz?

Torres ise çıkmış demeçler veriyor, "Chelsea ile kupalar kazanmak istediğini, Liverpool'la bunun mümkün olmadığını" bile söylüyor. Vay be. O günden sonra bizden uzaklaşan ciğere "mundar" demeye başlıyoruz bir şeyin 40 kez söylendiğinde gerçek olmasını canı gönülden dileyerek. Chelsea formasıyla ilk maçında Liverpool karşısına çıktığında Stamford Bridge'in deplasman tribünündeki bir Liverpoollunun pankartı içimizden gelenleri yansıtıyor; "Aldatan daima yalnız yürür."



Liverpool o maçı 1-0 kazanırken Daniel Agger'in Torres'i sivrisinek gibi yere yapştıran dirseği içimizi soğutuyor biraz. Sonrasıysa malumunuz; Space Jam filmindeki yetenekleri çekilip alınmış NBA yıldızlarına dönen, topu boş kaleye bile yuvarlayamayan, arama motoruna "Torres fail" yazdığınızda karşınıza yüzlerce sayfanın çıkmasına neden olan bir garip adam. Euro 2008'i beraber kazandığı Dani Güiza'nın daha yüksek maliyetli prodüksiyonu.

Gel zaman git zaman hepimiz alıştık bu yeni Torres'e. Tamam dizleri patlakken Liverpool tarafından Chelsea'ye kakalanmış ve en önemli özelliği olan hızından eser kalmasın, peki ceza sahası içinde kaçırdıkları? Ondan önce aynı formayı giydiğinde kariyeri düşüşe geçen bir başka "Aldatan" Shevchenko veya Liverpool'dan ayrıldıktan sonra işi rast gitmeyen Michael Owen'ı anımsatıyor. Ruhunu Anfield'da unutmuş diyorlar onun için de.

Yine gel zaman git zaman artık yeni bir sevgilisi oluyor Liverpoolluların. Torres gittiğinde duvarındaki devasa posteri yırtmış ve aylar sonra Luis Suarez'in gollerini mutlulukla izleyen ben hayatın futbola bir kez daha fena halde benzemesini istiyorum. "Hayatta her Torres'e karşılık bir Suarez vardır" şeklinde aforizma bile üfürüyorum.

Şu sıralar Liverpool'un Suarez'i, Sturridge'i, hepsinden önemlisi kanlı canlı bir şampiyonluk şansı var. Torres nefret edilecek biri olmaktan çok uzak, ona bakınca hissedilebilecek tek şey acıma. Zaten eşinin "Liverpool maçlarını izlerken ağlıyor" dediği bir adamdan nasıl nefret edebiliriz ki? Lisede çok sevdiğin, 20 yıl sonra semt pazarında elinde poşetler, yanında iki çocukla gördüğün "hayatın tur bindirdiği" bir kadın gibi artık Torres. En fazla gülümseyip yoluna devam edersin.

Yazının başlığına "Torres'in Yolu" yazdık madem, ihtimalleri gözden geçirelim. Baba ocağı Atlético'da istendiği söyleniyor Fernando'nun. Gider mi, gidince kendini bulur mu bilemem. Ancak attığı gollere sevinmek güzel olur, Atlético'ya dönüp bir dönem kaptanlığını yaptığı Diego Simeone'nin oyuncusu olsun isterim.

Inter de deniyor. Endonezyalı yeni sahip Erick Thohir'in söylediği kadarıyla Dzeko veya Torres yeni forveti olacakmış takımın. Inter o pazarda rastladığımız ve hayatın üstünden geçtiği kadına ikinci baharında talip olan hali vakti yerinde bir esnaf gibi Torres için. Fakat SerieA acımasızdır, kimsenin yaralı dizlerine ihtimamı yoktur, El Fenomeno'nunkilere bile.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder