20 Mayıs 2015 Çarşamba

Mutlu olabilirdik


Her şeyi anlatmaya en baştan başlayıp uzatmaya gerek yok. Kısaca, Euro2008 günlerinde "Keşke bize baksa" diye iç geçirilen adamla şu an ayrılmayı kafasına koymuş ama bunu nasıl dile getireceğini bilemeyen ve birbirinin yüzüne bakamayan sevgililer gibiyiz. Hayat gerçekten Beşiktaşlılara çok tesadüf.

Beşiktaş ve Bilic birbirine mecbur iki sevgili gibi. İkisi de daha iyisine layık olduğunu düşünse de aslında kazın ayağı öyle değil ve birbirlerine tahammül etmek şu an yapacakları en doğru tercih gibi görünüyor. Beşiktaş borç içinde, transferde manevra alanı yok denecek kadar kısıtlı ve mevcut göçebelik hali yarım sezon daha sürecek bir takım. Bu takımın gerilemeden şimdikinden daha iyi hale gelmesini sağlayacak ve kulübün ikna edebileceği hoca sayısı yok denecek kadar az, kalan tüm isimler hayal. Gelin itiraf edelim, Beşiktaş an itibariyle çekici bir kulüp değil ve bu durumdaki bir geminin dümenine ancak bir maceraperest geçer. Bilic'in durumu da pek farklı sayılmaz aslında. Newcastle ve West Ham gibi takımlarda diken üstünde geçireceği, kendini acilen kanıtlamasının beklendiği işler dışında yüksek profilli seçenekleri yok.

Çoğu Beşiktaşlının aklında aynı soru vardır sanırım; Arsenal-Tottenham-Liverpool maçlarında sergilenen disiplinli, sakin ve düzenli futbolun neden lige yansımadığı sorunsalı. Bilic öncesindeki sezonda takımın ligde 49 gol yediğini, çılgın bir karambol futbolu oynadığını düşünürsek 1.5 sene içinde yenilenen takımıyla yukarıda saydığımız 3 baba İngiliz takımından 6 maçta sadece ÜÇ (onların da biri penaltıdan) gol yemiş olması rüya gibi. Bir Türk takımına Avrupa'da bu kadar disiplinli futbol oynatıp sonuç almak benim için Süper Lig'in süper derbilerinden birini kazanmaktan çok daha zor, çok daha saygıya değer bir şey.



Şundan bahsediyorum. Şu disiplini 6 zorlu maça yayıp sonuç alabilmek 2 sezonda bir Fenerbahçe veya Galatasaray galibiyeti almaktan çok daha zor olmalı. Hiç takım çalıştırmadığım için bilemiyorum ama benim mantığım böyle işliyor. Lakin galibiyetin şart olduğu Liverpool maçında ayakları titremeyen, sabırla doğru futbolu oynayan takımın Galatasaray ve Fenerbahçe karşısında dizginlerinin çekilmesini anlayamıyorum. Takımda oyunun yönünü değiştiren, tempo ayarlayabilen, dikine gidebilen tek çift yönlü orta saha olan Tolgay'ın her maçın en kritik bölümünde oyundan ilk çıkan olmasını, Mustafa Pektemek'in Cenk Tosun'dan nasıl daha fazla krediye sahip olduğunu, geçen sezon Pedro'nun Necip sakatlanana kadar nasıl forma şansı bulamadığını anlamadığım gibi. 65. dakikadan önce neden değişiklik yapmadığını, çoğu hamlesinin aynı görevdeki oyuncuları çıkarıp sokmaktan ibaret olmasını anlayamadığım gibi. Takımın mucize gibi gözükse de halen şampiyonluk şansına sahip olarak çıktığı bir maçta yokları oynamasına ne demeli? Tamam, bunlar genç oyuncular ve Akhisar maçından sonra şampiyonluk şansı kırıntılara dönüştükten sonra psikolojik yıkım yaşamış olabilirler ama ikinciliğin bile altın değerinde olduğu şu ortamda Konyaspor maçına onları hazırlayamamak? Bilic çoğu zaman kendi yaşadığı yıkımları, umutsuzluğunu, panik halini saklayamıyor ki takımı sakin tutsun.


İki sezondur başında olduğu takımla İnönü'de gerçek bir iç saha maçına çıkamadığını, başına saçma sapan olayların geldiğini ve çok yıprandığını biliyorum. Hakeme defalarca, ağız dolusu "Allah belanı versin" diyen teknik direktörün, selam verir gibi "Fuck off" yağdıran oyuncuların yaptırımla karşılaşmadığı ligde 4. hakeme "Shame on you" dediği için 3 maç ceza aldığını da. Aklınızdan geçen tüm o etkileyici teknik direktör isimlerini, Lucien Favre'ı (ki kendisi Bundesliga organizasyonunu eleştiren bir mükemmeliyetçidir), Bielsa'yı, Martin O'neill'ı bir kenara bırakın, çünkü hepsi aynı muameleyi görecek. Napoli deplasmanında sinirden şu hale giren Klopp'u Türkiye'ye getirsen sinirden devre arasında bileklerini keser. Takımın başındaki adamdan çok daha fazlasını gerektiren bir dinamik var ve bu konuda Bilic'in yalnız bırakıldığını kabul etmek zorundayız.

"Ee?" dediğinizi duyar gibiyim. "Ne diyorsun yani, Bilic kalmalı mı?" İkinci paragraftaki duruma dönüyoruz. İki teknik direktör dışında kalan her isim tutması mucize bir kumar. Onlar da zaten herkesin ismini saydığı Şenol Güneş ve Mircea Lucescu.




Şenol Güneş bu sezon ligin tartışmasız en keyif veren futbolunu oynayan Bursaspor'un mimarı, yerli oyuncuların potansiyellerinin zirvesine çıkmasını sağlayan bir simyacı ve "ligi iyi tanıyan" bir hoca. Başına gelenlerden dolayı Beşiktaş'ı çalıştırırken saçma sapan kararlar karşısında kendine zarar vermeyeceği de kesin. Peki Bursaspor'dan ayrılır mı? Bunu bilemiyoruz.

Lucescu ise Galatasaray'la mütevazı ötesi kadroyla şampiyonluk yaşamış, Beşiktaşlıların halen gözünün önünden gitmeyen 100. yıldaki şampiyonluğun ve Avrupa'da (Bilic'e benzer şekilde) omurgalı futbolun mimarı, Türkiye'de işlerin nasıl işlediğini en iyi bilen isim. Nasıl gittiği ve Beşiktaş'ın nasıl 20 yıl geriye götürüldüğü biliniyor. Geride kalan 11 yılda çok değişti, Shakhtar'da neredeyse sınırsız olanaklarla, herkes tarafından saygı duyarak sakince işini yaptı, büyük başarılar kazandı. Bunca şeyi başardıktan sonra yapım aşamasındaki, transfer olanakları sınırlı Beşiktaş'ın başına geçip medya soytarılarının diline, yetersiz ve bazen art niyetli düdüklerin insafına kalmaya evet der mi? Bilemiyorum Altan, bilemiyorum...

Bu iki isim dışındaki herkes kumar. Ersun Yanal mı? Kariyeri boyunca oynattığı yüksek kondisyon ve orta sahadaki Yugoslav faullerini barındıran kora kor futbolu Fenerbahçe'deki gibi oynatabilir mi? Derbi öncesi en önemli oyuncularından biri çizgiye bastığı için kırmızı kart gören Beşiktaş'tan bahsediyoruz. Üstelik kadrodaki tüm bekleri üst üste koysak Fenerbahçe'de oyun kurucu gibi oynattığı ve büyük verim aldığı Caner'in yarısı kadar katkı vermez.

Jorge Sampaoli, Rene Girard, Francesco Guidolin, Viktor Gonçarenko, Luciano Spalletti hatta Gustavo Matosas? Çok romantik, kağıt üstünde çok güzel isimler. Peki bu adamların Bilic'le aynı sonu yaşamayacağının bir garantisi var mı? Yalnız bırakıldıkları ve saha dışındakiler görevlerini yeterince yapmadıkça yok.

Televizyon kanalları, muhabirler aynı şeyi, Bilic'le iplerin koptuğunu söylüyor. Belki Bilic 2 sezon sonunda başına gelenlerin katkısıyla şeytan olmayı öğrenecek, takımı getirdiği noktanın da ötesine taşıyacaktı, belki de taktik ve duygusal defolarını örtmeyi beceremeyip daha da büyük bir yıkım haline sokacaktı takımı ve kendisini. Gerçekten bilmiyorum ama tek bildiğim şey başlıktaki cümle; mutlu olabilirdik.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder